20 Ekim 2015 Salı

Hüseyin Irmak: "Ağlamak Özgürlükse Ağlıyoruz Özgürce"


Yazar ve araştırmacı Hüseyin Irmak, Çeribaşı Akmaca'nın "Çeribaşı Rüstem Aga" isimli romanına yazdığı sunuş yazısını sitemiz okurlarıyla paylaştı. Irmak, bir dostun gözünden Yahya Kemal Romanlarının ve "Çeribaşı Rüstem Aga"'ya uzanan çileli yolun hikayesini anlatıyor: 


Genel kanı, Romanların göçebe bir toplum olduğunu söyler. Gezgin, yerleşik yaşamı sevmeyen, günlük yaşayan insanlar şeklinde tanımlar onları. Öyle ki; Romanlar bile böyle düşünür. Çünkü Pencab ve Sind bölgesinden, tarihi tartışmalı çıkışlarının üzerinden en az bin yılı aşkın bir zaman geçse de, yürüyüşleri aslında hâlâ bitmemiştir.


Hindistan yarımadasının orta ve kuzey-batısından çıktıkları belirtilen Romanlar, Hazar Denizi kuzeyinden Kafkaslar yoluyla Orta ve Batı Avrupa ile Balkanlar’a; İran, Anadolu yoluyla Balkanlar ile Trakya’ya, Suriye yoluyla Küçük Mısır (Mora yarımadasında) ile Mısır’a, Kuzey Afrika yoluyla İspanya’ya kadar yayılmış; derken Amerika kıtasına geç(iril)mişlerdir. Paris kapılarına gelen Romanlar, oradan İspanya’ya in(diril)miş, Kuzey Afrika’dan gelenlerle Andalusya’da (Endülüs) birleşmiştir.

Aslında çeşitli çaplarda devam edegelen bu bin yıllık (belki de çok daha fazla) macera boyunca Romanlara göçü sevip sevmedikleri ise neredeyse hiç sorulmamıştır. Hatta kendilerinin dahi bunu sorguladığı pek söylenemez. Çünkü maruz kaldıkları şey, yaşam tarzı haline gelmiştir.

“Göçetmeyi kendileri mi istiyor?” sorusuna verilecek cevabın Roman tarihine yaklaşımı değiştireceği düşüncesiyle Sulukule’nin neden yaklaşık 900 yıl yaşadığını ve dünyanın ilk Roman yerleşkelerinden biri olan bu semtin niçin ortadan kaldırıldığını sorarak başlamak isterim.

Onlara “yeryüzü göçebeleri” demek ya da “anayurtları dünya” tabirini kullanmak kulağa hoş gelse de aslında gerçeği yansıtmaz. Çünkü Romanlar, bir yerden ötekine genellikle kendi istekleri dışında gitmiştir. Göç etmemiş, sürgün edilmişlerdir. Ya da bu kitapta okuyacağınız hikayedeki gibi “nereye giderseniz gidin” denerek kovulmuştur. Kendilerinin yaptığı ara geçişler ise sadece uygun yer arayışından veya ara kovulmalardan ibarettir.

Yani Roman tarihi, bir göç tarihinden ziyade bu insanlara yerleşme fırsatı vermemenin tarihidir. Diğer ifadeyle bir kovulmalar ve sürgünler tarihiyle karşı karşıyayız. Durumu tanımlayacaksak eğer, “yeryüzü sürgünleri” demek daha doğrudur. Her coğrafyada sayısız sürgün yemiş bir topluluktan bahsediyorsak “gezgin” yerine “gezdirilmiş”; “göç” yerine de “sürgün” kelimesi kullanmak daha doğrudur. Böylece “göçebe” ya da “özgür ruhlu” diyerek yaşanan gerçekliği yumuşatmamış oluruz.

Çoğunlukla böyle süregelmiş olan büyük macerada, yerleşmeye çalışıp ta ciddi zararlara uğrayarak ancak tutunabildikleri bölgelerde şehrin duvarları dışında kendi gettolarında yaşamaya mecbur edilmişlerdir. Şehir yaşamına dahil olmaları, yani dokunmaları istenmemiştir. Onlara verilen isim bile bu minvaldedir. Roman topluluklarına “dokunulmazlar” anlamında “Athinganoi” (*) (*; Αθίγγανος (athi'nganos-tekil erkek-), αθιγγανίδα (athingani'dha-tekil dişi-). Çoğulu; αθίγγανοι/αθιγγανίδες (athíngani-erkek-, athinganídhez-dişi-) Θιγγάνω=dokunmak kelimesinden gelen bir kavram. Dokunulmaz, parya anlamındaki kelime, daha önceki dönemlerde ise dince kabul olunmuş inançlara aykırı düşünce mensuplarını ifade etmek için kullanılmış. (Büyük Yeni Ortak Yunanca Sözlüğü, Triandafili’dis) denmiştir. Tarihçiler bu ismin, ilk olarak 11. ve 12. yüzyıllarda Bizans belgelerinde tarih sahnesine çıktığını söylemektedir. Sonraki yüzyıllarda “Çingane”, “Çingene”, “Ciganin”, “Zigeuner”, “Zingari”, “Tsigane”, “Tigani” kelimeleri bu sözcükten türemiştir. Oysa bu sözcükten önce Zott, Jat, Luli, Nuri, Lom veya Dom diye bilinen bir halk ya da halklar topluluğu idiler.

“Dokunulmazlar” hep göç ettirilmek korkusu ve bir türlü yerleşik olamamanın tedirginliğiyle tarih boyunca uzun vadeli yaşam planı yapamadan yaşamıştır. Günü kotarmak kaygısıyla daraltıldıkları için yaşam tarzları buna göre şekillenmiş, geçimlerini sağladıkları zenaatlari de dönemlere ve coğrafyaya göre bu nedenle değişmiştir.

Günlük yaşamak bir Roman özelliği olmaktan çok buna maruz bırakılmanın getirdiği bir zorunluluk halidir. Sürekli örselenerek ve itilip kakılarak yaşayan Romanlar, gezegenin en fazla “gezdirilmiş” topluluğudur. Aynı zamanda en fazla rüşvet vermek zorunda kalan topluluğu da Romanlardır. Çünkü yerleşemeyen, yerleşse de daima diken üstünde yaşayan Roman toplulukları bu seyyar ve yarı legal nitelikleriyle 2500 yıldır rüşvet alınmaya en müsait kesim haline gelmektedir. Emin olun ki; her çağda bütün resmi görevliler (istisnalar elbette vardır) bu durumu sonuna kadar istismar etmiştir.

Kaynaklara göre, 1419’da Fransa topraklarına ayak basan Romanlar, Hıristiyan dünyasında rahat hareket edebilmek üzere Papa’nın korumasının yararlı olacağını fark edince Papa V. Martin’i ziyaret edip ondan bir takım mektuplar alır. Bu belgeler, Romanların yüzyılı aşkın bir süre rahat yolculuk etmesini sağlayacaktır.

Ağustos 1427’de Paris kapılarına gelen Romanlar, yerel halkla sorunlar yaşayınca yeniden göç etmek zorunda kalır ve güneye iner. İspanya’ya giderken görevlilere ve yerel halka Santiago de Compostela’ya hacca gittiklerini söylemek durumunda kalırlar. Afrika üzerinden deniz yoluyla İspanya’ya gelen kol ise Andalusya’ya vardığında kendilerinin Papa, Fransa kralı ve Kastil kralının koruması altında olduğunu söyler.

Bu üç örnek bile yollardaki durum hakkında fikir verebilir. Félix Grande isimli bir yazarın “Flamenko… Ağızda Kan Tadı” başlığıyla yazdığı makalede; “İspanyol çingenelerinin tarihi beş yüzyıl sürmüş sürekli bir uyanıklık halinin tarihidir. Geleneksel olarak göçebe bir halkla, genellikle kuşkucu, çoğunlukla otoriter ve zaman zaman da zalim bir yerleşik toplum arasındaki çekişmenin öyküsüdür bu. 18. yüzyılın bitiminde, Andalusya’nın yüzyıllık müzik geleneğinden doğan flamenkoda dile gelen dinmeyen bir acının öyküsüdür.” satırları da konuyla ilgili fikir verecek türdedir.

Çağlar boyunca, su misali dağılıp dağılıp yeniden bir araya gelerek akıp giden Roman toplulukları, dil ve kültürlerini sözel aktarım ile yaşatmış, kendilerine mütemadiyen yeni şekiller vermek zorunda kalırken özlerindeki Roman ruhuna da sadık kalmıştır.

Aynı özellik Yahyakemal Romanları’nda da vardır. Bir bölgeye tutunmaya çalışan topluluğun insanca yaşam çabasının, onları kuşatan koşullar tarafından nasıl görmezden gelindiğini ve acımasızca nasıl boşa çıkarıldığını Çeribaşı Rüstem Aga’nın hikayesini okurken göreceksiniz. Bu kitap aynı zamanda, 50 yılda örselene örselene daraltılan, dönemsel keyfiyetlerle oraya buraya itilen, her ötelenişte biraz daha küçülen mahallenin hicran öyküsüdür. Fakat yokolana kadar da ruhlarından bir şey kaybetmeden yaşadılar.

Son yıllarda 80 haneye kadar düşen mahalle, son darbeyi gaz bombaları ve yangınlar altında yaşanan bir operasyonla aldıktan sonra, önce 20’lere ardından 3 haneye düştü. Üç hane iken dahi evlerinin önüne çekilen ve onları nefessiz bırakacak kadar kuşatan duvarın bir bölümünü beyaza boyayıp, çöpten buldukları projeksiyon makinesine Kemal Sunal filmleri takarak seyredecek kadar insandılar.

Yahyakemal, kendi halinde bir Roman mahallesiydi. Sakinleri, hurda ve kağıt toplayarak geçimlerini sağlıyor, bazıları ise özel günlerde çiçek de satıyordu. Geçim derdini karşılamaya çalışarak yaşayan bu insanlar bir yandan da evlerinin yasallaşması için güçleri oranında çaba gösteriyordu. Fakat bunu hiçbir zaman başaramadılar. Nihayet mahallenin tamamen yok edildiği onca yılın sonunda görüldü ki; karşılarında daima görünmez bir irade varmış.

Meskûn bölgelerinden önce dev bir su borusu geçirilmiş. Bu çalışma, mahalleyi yerinden oynatırken biraz daha küçülmelerini sağlamış. O tarihten sonra su hattı, mahallenin önüne daima bir sorun olarak dayatılmış. Bu gerekçeyle sürekli olarak oradan gitmeleri, bölgeyi boşaltmaları istenmiş hatta güzergâh üzerinde kalan Roman evleri mahkemeye verilmiş. Hiçbir koşulda ödeyemeyecekleri para cezaları talep edilmiş kendilerinden. Sonraki yıllarda, içinden artık su akıtılmasa da bu su hattı, yasallaşma isteklerini reddetme gerekçelerinden biri yapılmış, yıllar boyu.

Derken mahalleye yeni müdahale “dere ıslahı” ile yapılmış. Galata Deresi boyunca yer alan evlerinden yine çıkarılmışlar. Mahalle biraz geriye itilmiş ve yamaca sıkıştırılmış. “Dere koruma alanı” gerekçesiyle dere kenarındaki yerleşim ortadan kaldırılınca kimi aileler mahalleden gitmek zorunda kalmış. Kalanlar ötelendikleri yerde daha sıkışık bir yaşama maruz bırakılmış.  

Bir süre sonra “koruma alanı”nın bir kısmı bölgedeki boş arsa ile birleştirilerek futbol sahası yapılmış. Saha için çekilen duvar, mahalleyi kuşatıp ana güzergâhtan yalıtmış. Böylece fiziken görünür olmaktan çıkmışlar. Oysa o arsa da dahil edilerek mahalle, şehircilik kriterlerine uygun olarak dizayn edilebilirmiş. Bu konuda mahalleli bir türlü sözünü dinletememiş.

Bütün bu itip kakmalar sonucu sıkıştırıldıkları yerde yaşam kavgasına devam eden Romanlar, evlilikler ve artan nüfus ile evlerini kendi içinde bölerek çoğaltmak zorunda kalmışlar. Böylece zamanla tek çatı altında birkaç aile birden yaşar olmuş.

Yahyakemal’de yoğunlaştırılmış mekânlarda yaşayan Romanlar, mahallenin imar planlarında “spor ve park alanı” yapıldığından bile haberdar değildir. Sonradan öğrendikleri bu gerçek, aslında yerleşkelerinin ölüm fermanıdır. O saha, mahallenin celladı olacaktır.

Planları değiştirme gayretleri, yeni mahalle projesi önerileri hiç dikkate alınmaz ve daima geçiştirilir. Görünen odur ki; önünde sonunda mahalle yok edilecektir. Ve süreç Ağustos 2014 itibariyle tam anlamıyla gerçekleştirilmiştir.

Oysa bölgeye ilk geldiklerinde, civarda hiç kimse yoktur. Bir yanı küçük bir Ermeni mezarlığı (*) (*; Sonraki yıllarda mezarların kırılıp üstlerinin hafriyat ile örtüldüğüne ve ortaya çıkan araziye bir okul ile cami yapıldığına tanık olacaklardır) olan boş tepeler; bunların arasından akan bir dere; etrafında Kağıthane köyünün tarlaları ile sağa sola serpiştirilmiş birkaç kulübeden başka. 1960’larda kurulan fabrikalar, onların çevresinde oluşan gecekondulaşma ile Romanlar adım adım kuşatılır. Sonradan gelenler tarafından “istenmeyenler”e dönüşen mahalle, geldikleri yerlerde de aynı şeylere maruz kalmışlardı. Tekerrür eden süreçlerde sürekli hak kaybı yaşayan Romanlar, bu koşullarda Yahyakemal’de ancak 50 yıl direnebilir. 

Şimdi artık mahalle yok. Tamamen ortadan kaldırıldı. Eski yaşamdan geriye kalan, etrafa dağılmış üç-beş Roman ailesinden başka bir şey değil. “Kentsel dönüşüm”  gerekçesiyle yıkılan evlerde ise çok sayıda insanlık dramı yaşandı. Evi yıkıldığı için çadır kuran bir ailenin üç aylık Zeynep bebeği soğuktan öldü. İstanbul’un orta yerinde yaşanan bu dram, yöneticiler tarafından “o aile mahalleli değil, göçer bir ailedir. Bizi zor durumda bırakmak için yalan söylüyorlar” diye geçiştirildi. Bazı yaşlılar, şartlara dayanamayıp kalp kriziyle yaşamını yitirdi. Ailelerin çoğu parçalandı. Yalova’ya, Hayrabolu’ya, Keşan’a, Kuştepe’ye, Gültepe’ye gidenler oldu. Bölündüler. Kimisi oralarda yapamayıp geri geldi ve bu defa tam anlamıyla sokakta kaldı. Kamyonet arkalarına veya mahalleye yakın parklara çadır kuranlar, aylarca böyle yaşadı. Yıkılan evleri için enkaz parası alanların bir kısmı, aldıklarını elektrik, su vb. borçlarına vererek yine açıkta kaldı.

Belediyece dağıtılan paraya kendi birikimlerini de ekleyerek civarda küçük birer ev alan ailelerin bazıları ise paylaşım problemi yaşadı. Çünkü mahalledeyken, akraba da olsa, aynı evde oturan farklı ailelerdi ve baba-oğul arasında çıkan tartışmalarda kalp kriziyle ölen babalar oldu.

Ve bütün bu sosyal sorunlarla ilgilenen hiç kimse olmadı. Son üç evi kuşatan o duvarın üzerine Çeribaşı’nın yazdığı yazı ise her şeyi özetliyordu: “Ağlamak özgürlükse ağlıyoruz özgürce”… Hep güldükleri sanılan Romanlar, bilinenin aksine gerçekten ağlıyordu.

Mutlak sona doğru son virajı dönerken mahalle çok şey gördü.

Roman çocukları çok kere kaçırılmanın eşiğinden döndü. Kimliği ve kayıtlarının olmadığı düşünülen ve toplumsal destekleri de nasılsa sıfıra yakın olan Romanlar, organ mafyası için “risksiz ve kolay av”dı. Birkaç olaydan sonra mahallenin gençleri o dönem, sürekli etrafı kolladı ve nöbet tuttu. Çoğumuz çocukken uslu durmamız için Romanlar tarafından kaçırılmakla korkutulurduk ya; burada ise Roman çocukları gerçekten kaçırılmaya çalışılıyordu ve çocuklar bundan cidden korkuyordu.

Son kuşatma başladığında çemberi daraltan uygulamalar ardı ardına geldi. Okullarda Roman öğrenciler tecrit edildi ve aşağılanmaları arttırıldı. Çocuklar okula gitmekten vazgeçti. Suç olmayan mahalleye resmi ellerce suç sokuldu. Gençler olur olmaz nedenlerle gözaltılar yaşamaya başladı. Bölge sakinlerinin Romanları istemediğine ve mahallenin kaldırılmasına dair önyargılı siyasi parti anketleri yaptırıldı. Bu arada spor tesisi projesi hızla çizdirilip ilgili kurumların onayından geçirildi. Proje ve yapım bütçesi İl Özel İdaresi’nden karşılandı. Proje maketi ise ilçenin en büyük mülki amirinin odasında idi ve süreç takip ediliyordu. Bütün bunlar Sulukule’nin yıktırılmasına dair kanunun Resmi Gazete’de yayınlandığı dönemle zamandaştı.

Bu kitabın yazarı Cemil Akmaca ise bu sürecin her yönüyle birinci elden tanığı olan insanlardan biridir. Resmi kurumlarla, siyasal parti temsilcileriyle, sivil toplum örgütleriyle bütün görüşmeleri yürüten insandır. Bir ara mahalle için dayanışma derneği (Rom-Der) dahi kurdu. Tüm kurumların ortaklaşa sürdürdüğü kuşatmayı yarabilmek için çok çaba sarfetti. “Sesimizi duyan yok mu?” diye çok bağırdı. Son kalan üç evden biriydi. Bu zor süreçte, askerden psikolojik rahatsızlıklarla dönen büyük oğlu Rüstem’in sonuç vermeyen tedavi süreci ve ölümünü yaşadı. Sağa sola dağılıp sonra dönen aileleri yanına alıp, evinin çatısı altında onlara bölmeler yaparak barınmalarını sağlayan Çeribaşı Cemil, bu bölmelerde çıkan büyük yangını yaşadı. Ama kapısının önüne atık malzemelerden süs havuzu yapmayı, orada su kaplumbağaları beslemeyi yine de bildi. Tavuklar, ördekler o son ev yıkılana kadar oralarda Cemil Akmaca’nın sayesinde dolaştı. Mahallenin son Ederlezinde (Hıdırellez) küçük te olsa bir ateş, o üç evin önünde yandı. Ev halkı haricinde o akşam ateşin başında sadece üç misafiri vardı.

Şimdi hemen üst sokakta, satın aldığı küçük dairesinde, ailesiyle birlikte yaşayan Çeribaşı, yıllarını verdiği evinin yıkıntılarına, yeni penceresinden elinde sigarası ile haftalarca baktı. Artık son Roman evlerinin yerinde devasa bir inşaat yükseliyor. Son evleri kaldıranlar, Cemil’in bu kadar yakın bir noktada ev almasını da engellemeye çalıştı. Çünkü onun varlığı, dağılan topluluğu bölgede tutacaktı. Bu da her zaman riskli(!) bir durumdu. 

Bütün bu hengâmede Cemil Akmaca, yaşadıklarını şiirlere ve yazılara döktü. Roman dünyası Yahyakemal’i ve macerasını Akmaca’nın satırlarıyla cingeneyiz.org’ta takip etti. Eşitsiz bir mücadelede ortadan kaldırılışın umarsız öyküsünü fırsat buldukça yazdı.

Romanlara dair bugüne kadar çok şey yazıldı. Romanlar hakkında bilinen ilk eser, 18. yüzyılın sonuna doğru Greliman isimli bir Alman’a aittir. Türkiye’de de, özellikle son yıllarda, dikkate değer çalışmalar yapıldı. Fakat tüm bu literatür çoğunlukla “gaje” (*) (*; Gaco: Roman olmayan erkek, Gaci: Roman olmayan dişi, Gaje: Roman olmayan kadınlı-erkekli topluluk) kalemlere aittir. Romanların kendi içinden yazan insan azdır. Bu nedenle elinizde tuttuğunuz “Çeribaşı Rüstem Aga” kitabı önemlidir. Çünkü bir Roman tarafından yazılmıştır. Yani içerden bir kalemdir. Roman edebiyatının güçlenmesi bu örneklerin çoğalmasıyla mümkündür. Bir topluluğu en iyi, o topluluğun bireyleri anlatabilir. Dolayısıyla bilimsel çalışmalardan edebi çalışmalara kadar bütün yelpazede içerden birileri kalem oynatmalı, çaba sarfetmelidir. Henüz az sayıda olsa da bu çalışmalar umut vermektedir.

Çeribaşı Rüstem Aga kitabında Erzurum’dan İstanbul’a bir göç(ürülme) hikayesi okuyacaksınız. Yalın bir dille, sinematoğrafik kareler tadında yapılan anlatım sizi içine alacak ve sürükleyecek. Kendi içlerindeki etnik barışıklığa rağmen kendilerine gösterilen ayrımcılığı nasıl göğüslediklerini göreceksiniz. Hikâyenin kahramanlarına ait yaşam coşkusuna, büyük badirelerde bile nasıl bir metanet, sabır, azim ve dayanışma gösterdiklerine tanık olacaksınız. Toplumundan utanarak kimliğini reddeden ve hayatını ayıranları da okuyacaksınız. Keyfi baskılara, siyasal rüzgârlara, çamur ve sel dalgasının bütün ümitleri alıp götürürken mahalleyi uğrattığı büyük yıkıma, işkenceyle ölüme dahi gösterdikleri sade yaklaşımı fark edeceksiniz. Her koşulda ayakta durma zorunluluğuna içerden bir gözün kalemiyle bakacaksınız. Bu kalemin ilkokul mezunu biri olduğunu bilirseniz yazılanların önemi sizin için bir kat daha artacaktır diye düşünüyorum. Sıradan kelimelerle anlatılan bu sıra dışı öykünün mütevâzi büyüklüğü sizi sarsacaktır.

Romanlar, sadece insanları eğlendiren, müzik ve danstan başka bir şey bilmeyen bir insan topluluğu değildir. Resmi ideolojinin pompaladığı bu dar algıdan en çok onlar rahatsızdır. Sürekli oradan oraya göç etme heveslisi de değillerdir. Onların da sıkıntıları, korkuları, ihtiyaçları, beklentileri ve gelecek hesapları bulunmaktadır. Öte yandan Edirneli berber Erdinç Örs’ün “başkaları bizim Roman olduğumuzu öğrendiğinde veba mikrobu taşıyoruz gibi davranmasın” şeklinde özetlediği tavırdan da muzdariptir bu insanlar. Kendilerini yeterince anlatabilmiş değiller henüz ama ne zaman ki; gajelerden ziyade Romanlar konuşmaya başlar; yazar, çizerse o zaman Roman toplumu için işler daha iyi gitmeye başlar. 

-Aman bir hecalim vaaaarr!!!
-Her kime?!..
-Yahyakemal’i yıkanların başınaaa!!!!..

Hüseyin IRMAK

Ekim 2014

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme