
"Mahkûmlar ringde dövüşen Rukeli’yi tanıdılar. Nazi askerlerine inat onlar da tezahürata başladılar. Naziler zaferden emin görünüyordu. Güçlü Alman boksörü Kapo Emil Cornelius, Rukeli’yi ezerek yenecek ve Alman üstünlüğünü gösterecekti. Emil Cornelius nefretle Rukeli’nin üzerine saldırdı. Rukeli güçsüz ayaklarının üzerinde dans ediyordu. Nefret dolu saldırılarını savuşturduktan sonra rakibini sıkıştırarak onu yere serdi. Askerler şaşkındı. Mahkûmların sevinç çığlıkları göğe yükseliyordu".
Rukeli Johann Trollmann 27 Aralık 1907'de bir Sinti ailesinin oğlu olarak Almanya, Hannover yakınlarındaki Wilhelm Gifhorn'da doğdu. Hannover'in eski kesiminde sekiz kardeşiyle büyüdü. "Ruk", Romanes dilinde ağaç anlamına gelmektedir. Atletik bedeninin iyi yetişmiş bir ağacı hatırlatması nedeniyle herkes ona "Rukeli" derdi.
Boks yeteneği oldukça erken keşfedildi. İlk dövüşünde sekiz
yaşındaydı. Güney Almanya Şampiyonasını kazandı ve 1922'de Hannover'de kurulan
Boks Kulübü BC Heros Eintracht'ın sporcuları arasına girdi. Genç Rukeli Trollmann, Bölge
Şampiyonasını dört kere kazandı. Kuzey Almanya Şampiyonasını kazandı ve Alman
Amatör Şampiyonasına katıldı.
Nazi döneminden evvel Almanya’da boks sporu popüler bir
eğlence keyfi idi. Rukeli Trollmann, çok hızlı bacakları ile orta sıklette son
derece yetenekli bir boksördü ve zamanının ilerisinde, kendine özgü bir tarzı
vardı. Onun boksunu seyreden insanlar büyük bir keyif alırdı. Rakiplerine karşı kendini
siperler, parmak uçları üzerinde ringde sürekli hareket halinde olurdu.
Rakibinin adeta başı dönerdi. Sonra seri ve güçlü yumruklarla rakibinin üzerine
giderdi.
1928'de Boks Birliği, Amsterdam'daki Olimpiyat Oyunları için
Alman takımı aday listesinden yıldız sporcu Rukeli’nin adını uydurma
bahanelerle çıkardı. Rukeli’nin yerine Rukeli’ye karşı iki defa kaybetmiş
rakibini olimpiyat oyunlarına gönderdiler. Rukeli Alman milli
takımından dışlandığı için profesyonel bir boksör olmaya karar verdi. Hannover'deki BC Sparta Linden'e geçti. Ernst Zirzow menajeri oldu. Rukeli Trollmann
kısa sürede çok başarılı oldu ve profesyonel boks alanında büyük bir ün kazandı.
Alman Willy Bolze ile olan ilk maçını kazandı. Sanki boks endüstrisi Rukeli gibi birini
bekliyordu. Basın ve spor camiası ona “Gipsy” (Çingene) takma adını verdi. Asıl ismi unutulmuştu. Rukeli yıldızların dövüştüğü arenanın
gözdesiydi.
1930'da Almanya'nın dört bir yanındaki müsabakalara katıldı. 1932'den itibaren orta ve hafif sıkletteki en iyi boksörlerle dövüştü.
Yendiği boksörler arasında ABD'li Baisley,
Hollandalı Boer, Arjantinli Russo da bulunuyordu. Alman boksör Witter’i skor farkıyla yendi.
NSDAP iktidara geldiğinde Rukeli Trollmann'ın hayatı değişti.
Alman boks kulüpleri yeniden örgütlendi ve “aryanlaştırıldı”. Aryan olmayan
sporcular dışlanmaya başladı.
Alman şampiyonu ve Rukeli'nin kilosundaki en iyi boksörlerden
biri olan Erich Seelig de dışlanan sporcular arasında yer alıyordu. Bir müsabaka öncesi ölümle
tehdit edildi. Bir Yahudi olarak artık hayatı tehlikedeydi. Fransa'ya kaçmayı
uygun gördü.
Rukeli Trollmann Almanya'da kalmaya karar verdi. Ne var ki dönemin Alman Devleti Rukeli’yi bir sorun olarak görüyordu.
Spordaki üstünlüğü Alman milliyetçiliği için bir sıkıntı kaynağı olmuştu. Bir Çingeneydi ve
Alman Boks sporundan uzaklaştırılmayacak kadar başarılı ve popülerdi.
9 Haziran 1933'de Alman Adolf Witt'le yaptığı
maçtaki ezici üstünlüğü üstün aryan ırkının üstünlüğüne ilişkin Nazilerin yaratmaya çalıştığı imajı zedelemişti. Alman Boks Federasyon Başkanı Radamm da seyirciler
arasında yer alıyordu. Rukeli'nin kavgayı kazanacağı açıkça görülürken hakemlere
maçın durdurulması ve maçın iptal edilmesi emrini verdi. Hakemler maçı durdurdu.
Ancak izleyiciler maçın iptaline izin vermediler. Kararı protesto ederek Rukeli
’ye tezahüratlarda bulundular. Maç tamamlandı ve Rukeli galip ilan edildi.
Rukeli aldığı galibiyet ile bir süper star haline geldi. Bu büyük başarı hayatının
dönüm noktası oldu.
Ne yazık ki Almanya boks şampiyonu Çingene Rukeli’nin sevinci çok kısa sürdü.
Dövüşten sekiz gün sonra, Alman Boks birliğinden bir mektup aldı. Mektupta Almanya
şampiyonluğunun iptal edildiğini bildiriliyordu. Karara sebep olarak müsabakadaki
her iki boksörün de performansının yetersiz olmasu gösteriliyordu.
Rukeli Trollmann büyük kalabalıklar tarafından sevilen bir
isimdi. Naziler Almanya'nın imajını zedelediğine inandıkları ve bir tehlike olarak gördükleri Rukeli den
kurtulmak istediler. Kariyerini
sonlandırmak için 21 Temmuz 1933 günü onu ünlü
ve zorlu bir boksör olan Gustav Eder'e karşı maça çıkmaya zorladılar. Yenilmesi için
tehdit ettiler. Rukeli soldun bir yüzle salona geldi.
Yenilmesi isteniyordu. Aksi halde boks lisansının iptal edilmesi ve ailesine
zara gelmesi tehdidi ile karşı karşıyaydı. Müsabakada ayak hareketlerini
yapmadı, dans etmedi. Sadece ayakta kalarak rakibin hücumlarına direndi. Savunma
yapıyordu. Rakibi güçlüydü ve acımasızca saldırıyordu. Rukeli yıkılmadı. Bir
Çingene delikanlısı gibi dimdik ayakta durdu. Beşinci turda hükmen yenildi. Bu kariyerinin sonu oldu
Rukeli sonraki yıllarda gösteri maçları yaparak
Hannover ve Berlin'de yaşamını sürdürdü. Berlin'de tanıştığı Alman kızı Olga Frieda Bilda ile
Haziran 1935'te evlendi. Aynı yıl doğan kızı ile birlikte Berlin'de
yaşıyorlardı.
15 Eylül 1935'te Nuremberg Yasaları kararnamesinden sonra
Sinti ve Romanlara baskı ve zulüm çok artmıştı. Ailesini bu koşullarda daha fazla güvende tutamazdı. Onları korumak için eşi Olga Bilda’dan Eylül 1937 de anlaşmalı
olarak boşandı. Hayatlarından endişe ettiği eşi Olga ve kızı ile
tüm bağlantılarını kopardı ve ilk fırsatta ülkeyi terk edip İngiltere’ye yerleşmelerini
sağladı.
Rukeli aynı yıl, sadece Çingene olduğu için tutuklanarak Ahlem'deki
bir çalışma kampına, Hannover'e gönderildi ve orada birkaç ay kaldı. Serbest
bırakıldıktan sonra Teutoburg Ormanı'nda saklanmaya başladı.
1939'da savaş sırasında Alman silahlı kuvvetlerine katılmak üzere
Wehrmacht’a çağrıldı. Alman ordusu içinde Polonya, Belçika ve Fransa'da
bulundu. 1941 ilkbaharında yaralanarak Doğu Cephesine alındı.
1942'de ırkçı politikalar nedeniyle
Sinti ve Romanları silahlı kuvvetlerden dışlama kararı alındı. Rukeli
Trollmann Haziran 1942'de tüm Çingeneler gibi tutuklandı ve Hannover'de Hardenberg
Str'de bulunan Çingene toplama Merkezi'ne getirildi. Ekim 1942'de Hamburg yakınlarındaki Neuengamme'deki çalışma kampında zorla çalıştırılmaya başlandı.
Kampta bulunan eski bir boks hakemi olan Albert Lütkemeyer Rukeli'yi tanımıştı. Lütkemeyer Rukeli’yi Alman
boksör Nazi subayı Kapo Emil Cornelius ile dövüştürmeyi ve ağır bir yenilgi almasını
sağlayarak Rukeli’nin şöhretini sıfırlamayı planladı. Alman egosunu tatmin
etmek için kamp ortasında kurulacak ringde herkesin seyredeceği bir maç
organize etti.
Emil Cornelius
özel ekibiyle en uygun şartlarda idman yaparak maça hazırlanıyordu. Rukeli ise kampta aç bırakılıyor ve en ağır işlerde gece
yarılarına kadar çalıştırılarak bitkin düşürülüyordu. İdman yapmasına izin
verilmiyordu. Rukeli her geçen gün eriyor ve güçsüzleşiyordu. Yüzü sararmış benzi solmuştu.
Her şeye rağmen bu müsabaka onun için bir kaçış sansı
olabilirdi. Maça gidiş ve dönüşlerinde veya maç esnasında ortaya çıkabilecek bir kargaşada
kaçma sansı bulabilirdi. Kamptaki
tutukluların yardımıyla ölen bir mahkûmun kimliğini ele geçirdi. İlk fırsatta
kaçacaktı.
Müsabaka günü daha yorgun düşmesi için Wittenberg kampına
yürüyerek getirildi. Kampa çok sayıda Alman
seyirci getirilmişti. Ring’e çıktıklarında Alman seyirciler büyük bir
tezahürata başlamışlardı zaferden emindiler. Mahkûmlarsa Rukeli’nin hezimetini seyretmeleri için getirilmişlerdi. Mahkûmlar ringde dövüşen Rukeli’yi tanıdılar. Nazi
askerlerine inat onlar da tezahürata başladılar. Naziler zaferden emin
görünüyordu. Güçlü Alman boksörü Kapo Emil Cornelius, Rukeli’yi ezerek yenecek
ve Alman üstünlüğünü gösterecekti. Emil Cornelius nefretle Rukeli’nin üzerine saldırdı. Rukeli güçsüz
ayaklarının üzerinde dans ediyordu. Nefret dolu saldırılarını savuşturduktan sonra Rukeli rakibini sıkıştırarak onu yere
serdi. Askerlerin şaşkındı. Mahkûmların sevinç çığlıkları göğe
yükseliyordu. Rukeli kampa döndüğünde bir kahraman gibi karşılandı.
Kamp
yöneticileri için Rukeli artık bir riskti. Çok geçmeden sırtından vurularak öldürüldü. Ölümü
kaçma teşebbüsü esnasında yaşanan bir kaza olarak rapor edildi. Cesedi, kamptaki diğer cesetleriyle birlikte
Wittenberg mezarlığında gömüldü. Ancak kamptan sağ kurtulan Robert Landsberger'in tanıklığı sayesinde Rukeli’nin ölümüyle ilgili gerçekler ortaya çıkabildi.
2003 yılında Alman Profesyonel Boks Birliği geriye dönük
olarak Rukeli Trollmann'a Alman Şampiyonu unvanını kazandırdı. Rukeli Trollmann'ın onurunun iadesinde, Nina
Gladitz, Yanko Weiss-Reinhardt, Eva Rolle ve Mike Cloth’un uzun ve zor mücadelesi
takdire şayandır. Bunun arkasında büyük bir kamuoyu baskısı olduğunu belirtmek
gerekir.
Ağustos 2004'te Hannover'de bir sokağa Johann-Trollmann-Weg
adı verilmiştir.
Rukeli’nin hazin hikâyesi, kitap, sinema ve tiyatro
projeleri ile tanıtılmaya başlamışsa da, Çingene boksörün yakın tarihin trajik bir karakteri olarak
hak ettiği değeri bulamadığı açıktır.
Not: Yukarıdaki metinde yer alan bilgiler Metin Özbaskıcı tarafından,
açık kaynaklardan ve yazarın Almanya seyahati sırasında aldığı notlardan derlenmiştir.
TEMEL METİNLER
ROMAN OLMAK NE DEMEKTİR?
Romanlar Balkanlar'da yaşayan en büyük Çingene topluluklarındandır. Roman toplumunun Romanes adı verilen bir dili ve başlangıcı Kuzey Hindistan'a dayanan bin yıllık bir tarihi bulunmaktadır. Romanların en eski ataları uzun yolculuklarına Hindistan'dan başlamış olsalar da Roman Çingeneleri gerçek anlamda bir Balkan toplumudur. Hem Romanes dili, hem de Roman kültürünün diğer özellikleri uzun bir göç sürecinin ardından Balkan topraklarında bugünkü şeklini almıştır.
***
Dünyanın dört bir yanında farklı Çingene kavimleri yaşamlarını sürdürmektedir. Bu kavimlerin ortak özelliği sahip oldukları topraklar, hayvan sürüleri ve geniş orman arazileri ellerinden alındığı için geçimlerini göçebe zanaatçılıkla temin etmek zorunda kalmış olmalarıdır. Roman toplumun ataları da yine kendilerine başka hiçbir alternatif bırakılmadığı için yüzlerce yıl boyunca sepetçilik, elekçilik, kalaycılık, demircilik, müzisyenlik, şifacılık gibi geleneksel Çingene meslekleri ile geçinmek zorunda kalmışlardır. Sanayinin yaygınlaşması ile birlikte geleneksel Çingene meslekleri büyük ölçüde yaygınlığını kaybettiğinde ise az sayıdaki şanslı Roman avukat, doktor, mühendis veya öğretmen olmayı başarabilmiştir. Günümüzde Balkanların her yerinde yaşayan Roman toplumunun büyük çoğunluğu ekmeklerini taştan çıkarmakta, yaşadıkları ülkelerdeki diğer kesimlerin çoğunlukla tercih etmediği düşük gelirli ve en zor işlerde çalışmaktadırlar.
ROMANLARIN TARİHİ
Sanayi öncesi dönemde geçimlerini göçebe zanaatçılıkla karşılayan tüm Çingene kavimlerinin kendilerine ait bir tarihi vardır. Balkan coğrafyasının en kalabalık Çingene gruplarından olan Romanlar da Hindistan'dan Avrupa'ya uzanan zorlu bir göç süreciyle başlayan bir tarihe sahiptirler. Roman toplumuna mensup bireylerin, toplumlarını hedefleyen önyargılar karşısında kişiliklerini ve toplumlarını savunabilmeleri ve kendilerini birlikte yaşadıkları toplumlara daha iyi anlatabilmeleri için bu tarihi bilmeleri büyük önem taşımaktadır.
Roman tarihi yazılı kaynaklardan öğrenilemez. Doğrudan doğruya Roman tarihine kaynaklık edebilecek çok az sayıda yazılı belge bulunmaktadır. Buna karşılık Roman tarihinin en büyük şahidi Roman dili, Romanestir. 1700'lü yılların sonlarından itibaren Romanes dilini inceleyen dilbilimciler bu dilin kimi özelliklerinden Romanların tarihine ilişkin çeşitli sonuçlar çıkarmışlardır. Romanes dilinin Avrupa'da konuşulan diller içerisinde yakın dönem Hint dilleri ile doğrudan ilişkili tek dil olması Romanların tarihinin Hindistan'da başladığını ortaya koymaktadır. Hindistan'da başlayan Roman tarihi, Romanların bir Avrupa halkına dönüşmesiyle devam edecektir.
BEN BİR ÇİNGENEYİM
Tarihin en eski devirlerinden beri korktular bizden. Adımızı Çingene koydular. Farklıydık. Daha yoksulduk. Daha özgürdük. Ama insandık. Tıpkı onlar gibi. Onlar bunun farkında değildi. Bizimle çalışmak, bizimle yaşamak, bizimle konuşmak istemediler. Biz yarattığımız göz nuru zanaatlerle onlara bir yaşam bahşederken onlar şehirlerinin unutulmuş köşelerine attılar bizi. Yoksulluk bitmeyen bir lanet gibi üstümüze çüktü. Çok acılar çektik.
Tarihin en eski devirlerinden beri korktular bizden. Adımızı Çingene koydular. Farklıydık. Daha yoksulduk. Daha özgürdük. Ama insandık. Tıpkı onlar gibi. Onlar bunun farkında değildi. Bizimle çalışmak, bizimle yaşamak, bizimle konuşmak istemediler. Biz yarattığımız göz nuru zanaatlerle onlara bir yaşam bahşederken onlar şehirlerinin unutulmuş köşelerine attılar bizi. Yoksulluk bitmeyen bir lanet gibi üstümüze çüktü. Çok acılar çektik.
Atalarım, bu haksızlıklardan kurtulmak için her yolu denediler... Haykırarak baktılar insanların gözlerine; bazen yalvararak! "Biz Çingene değiliz, insanız". Bizi kabul edin. Lütfen!
Bugüne kadar kimse onları dinlemedi. Çaresizliklerinin karşısında gülümsediler. Yoksulluklarıyla alay ettiler. Umutsuzluk bir karabasan gibi çöktü insanlarımızın üzerine.
Ben atalarım gibi umutsuzca yalvarmayacağım. Biliyorum ki gerçekten de biz farklıyız! Özgür, hırçın, dayanıklı, güçlü, insancıl, ve yaratıcıyız. Tarihin en barışçı insanlarıyız. Bu yüzden utanmam gerekmiyor.
Evet ben bir dokunulmazım. Acılarımızın verdiği güçle; çirkinlikler, kalleşlikler ve aşağılayan bakışlar dokunamaz artık bana. Temiz yüreğimize değil aşınmış ayakkabılarımıza bakanlar incitemez artık kalbimi. Madem ki binlerce yıldır ölüm tadında yaşadık hayatı; bundan sonra hiçbir güç dokunamaz tertemiz insanlığımızla beslenmiş kutsal özgürlüğümüze. Ben bir dokunulmazım.
Olduğum şeyle gurur duyuyorum. Herkes bilsin! Ben Bir Çingeneyim
ÇİNGENELER KİMDİR?
ÇİNGENELER KİMDİR?
Çingeneler insanlık ailesinin ayrılmaz bir parçasını oluştururlar. En gerçek ve doğru manasıyla Çingeneler göçebe zanaatçı ataların çocuklarıdır. Tarihin en eski zamanlarından beri kimi insan grupları; tarım veya hayvancılıkla geçinmişlerdir. Çingenelerse çeşitli nedenlerden dolayı göçebe zanaatçılıkla yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Biz Çingenelerin ataları; sepet, elek, metal eşya, kalay vs gibi ürün ve hizmetleri meydana getirerek bunları tarım ve hayvancılıkla geçinen diğer toplumlara satmışlardır. Bizim atalarımız diğer toplumlar gibi hayvan sürülerine ve geniş topraklara sahip olmadığından göçebe zanaatçılıktan başka bir geçim imkanı bulamamışlardır. Aslında Çingenelerle Çingene olmayanları birbirinden ayıran yegane fark budur.
Sanıldığı gibi bizlerle diğer insanları birbirimizden ten rengi, ırksal özellikler ya da dil ayırmaz. Esmer Çingeneler kadar beyaz tenli ya da sarışın Çingeneler de vardır. Farklı ırklara mensup Çingene grupları da vardır. Farklı diller konuşan Çingene grupları da vardır. Ama tüm Çingenelerin ortak özelliği atalarının binlerce yıl boyunca göçebe zanaatçılıkla geçinmiş olmalarıdır. Bugün birey olarak bir Çingene hangi mesleği yapıyor olursa olsun, insanlığın ilk zamanlarında atalarının göçebe zanaatçı olması onun da Çingene toplumuna ait olduğunu gösterir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder