24 Aralık 2016 Cumartesi

Cemil Akmaca / "KIPTİ"

Geçtiğimiz Temmuz ayında kaybettiğimiz; şair, yazar ve Yahya Kemal Romanları çeribaşısı, Cemil Akmaca'nın hakka yürüyüşünden kısa bir süre önce kaleme aldığı "KIPTİ" isimli öyküsü, Türkiye Romanlarının tarihinin bilinmeyen bir sayfasına ışık tutuyor. Bulgaristan'da uygulanan, Müslüman ailelerin soyadlarının zorla değiştirilmesi gibi baskıcı uygulamalardan kaçıp Edirne'ye gelen hasırcı, sepetçi ve kalburcu göçebe Romanların yaşadıkları, Romanlar arasında onlarca yıldır konuşulan ama hiç yazılmayan tarihi gerçeklere ışık tutuyor:


"KIPTİ" 

Yirmiye yakın çadırda üç aile toplanmış, herkes kendi işindedir. Kimi sepet örer, kimi kalbur yapar. Kimi ise hasır… Bu üç aile birleriyle iyi geçinen birbirleriyle dayanışma içinde olan dağınık bir ailedir. 

Reşat koşarak gelir. “ Abe elmas, koş bak ne getirdim”. Elinde eski bir koltuk vardır.  Elmas, “ Abe ne edecen bu koltuğu?”.  Reşat koltuğu çadırın yanına koyar. “Abe” der, “Görmez misin deri kaplama?”. Elmas, “eee?” der, “Ne olmuş deri kaplamaysa…”.  “Dur gösterem”. Koltuğa kurulur. “Abe yapasın bir çay da içelim biraz”. İlerideki kalburcular gelir.  “Abe Reşat, bu koltuğu bizim kızan bulmuştur, kandırıp elinden aldın. Ver koltuğu”. Reşat, “Abe ta nereden taşıdım biliyonuz mu? Senin sıska şopar nasıl taşır bunu”. “Olsun” der kalburcu, inat eder. Yıllardır arkadaş olduğu Cafer’le birden araları bozulur. Reşat kızgınlıkla koltuktan kalkar. “Abe al bakalım gücün yeterse. Koltuğu eliyle de çadırın yanına iteler”. Cafer “Abe” der, “Sen küçücük çocuğu kandırırsın, utanmaz mısın?”. Reşat, “Abe kaç sefer süyledim. Senin kızan bunu yerinden bile oynatamaz. Vardır yirmi kilo. Ta şehirden taşıdım”.


Elmas kocasına bakar. “Olsun ver şunların koltuğunu”. Reşat yerden bir sopa kapar. “Abe alsınlar da görsünler, Reşat’ın elinden nasıl alınırmış koltuk”. İkisi bir birlerine koltuk yüzünden darılır. Sabaha kadar almasınlar diye koltuğun üstünde oturur. Bazen rüzgardan sallanınca “Aha çalmaya geldiler” diye koltuğa sıkı sıkı sarılır. Sabah karısı kalkar. “Abe burada mı yattın?”.  Reşat, “He” der, “ Beğenmedin mi?”.

Çadırlar ağır ağır kalkarlar. Herkes Reşad’a güler. “Abe bu Reşat seni bıraktı da koltukla mı evlendi?”. Cafer gülmekten kendini alamaz. Reşat “Abe ne gülersiniz? Ben bunu çadıra taşıyacam”.  Elmas, “Abe nereye koyacan?”. “Aha iki oda var, birine koyacam”. Herkes tekrar gülüşür. “Abe hani iki oda?”. “Olsun ben, her tarafını yaparım, aha şu çadır yerine böyle kurularak çayımı içerim. Cafer kudursun beni öyle görünce”.  Cafer yine kızar. “Abe görgüsüz, hırsız Çingene, çaldın çoçuğun koltuğunu, hava basarsın”. Elmas, “Reşat’a görgüsüz diyemezsin, görgüsüz sizsiniz”. Birden herkes birine girer. Kavga çıkar jandarmalar gelir hepsini karakola getirirler.

Komutan, “Nedir bu hal?”.  Cafer kafasını gösterir. “Kırdılar kafacağızımı. Abe bu Reşat vurdu”. Reşat gömleğini çıkarır. “Abe bana sırıkla vurdu, bak sırtıma”.  Komutan kızar, “Durun tek tek anlatın” . “Abe biz kalburcu sülalesiyiz.  Aha bunlar da benim insanım”. “Abe biz de hasırcı sülalesiziz, bunlar da benim akrabam”. Komutan “Verin kimliklerinizi”. Hepsi susar, birbirlerine bakar. Reşat, “o ne ki?” der.  Komutan kızar, “Kimlik, hani üstünüzde taşıdığınız, devletin verdiği nüfus kağıdı”. Hepsi birbine bakar. “Yoktur” der Reşat, “Olsa vermez miyiz?”.  “Bakın gördünüz mü, hiç birimizde yok”.

Elmas elini kesesine sokar, “Bundan mı dersin?”. Komutan “İşte bundan, kim de varsa çıkarsın,    duymadınız mı yeni kanun çıktı. Herkes kimlik alacak”. “Duymadık komutanım” derler. “İyi öyleyse, ben sizin kim olduğunuzu nerden bileyim?”.  Cafer, “Komutan herkez bizi tanır, istersen ağa bu Reşat’a sor”.  Reşat “Yok” der, “Ben tanımam, kimdir bilmem”. Cafer, “Abe beni nasıl tanımazsın? Beraber büyüdük. Evlendiğimi bile bilirsin”.  Reşat, “Yok ben tanımıyorum, kimdir bilmem”. Elmas, “Yok komutan tanırlar da kavgalı olduğundan süylerler büle”. “Tamam barışın çıkın gidin”. Hepsi dağılır. Çadırlara gelince “Abe Reşat ayıptır, tanımam dersin adam ya bizi karakolda tutsaydı, bak Çingeneleri de pek sevmiyorlar”. Reşat, “Abe orda tanımam da burada tanırım, kimdir deden?”. Cafer düşünür, “Abe Tahir Ağa’dır. Dünya tanır, kalburcuların babasıdır”.  Elmas, “Herkes tanır da onun babası kimdi?”.  Elindeki nufus kadıdını gösterir. “Bakın ben aldım, ne yazar bilir misin Reşat?”.  “Ne yazacak,  sepetçinin kızı”.  Elmas kızar, “Sen öyle san bak, Elmas. Babası Refik, anası Hatice doğum yeri… Abe nerde yazar bu? Aha burda. Ne yazar doğum yeri, Bulgaristan? Bak burada da evli değil bekar yazar”. Reşat, “Ne? Sen evli değilmiydin benimle?”. “Abe öyle değil, nikahımız yok ya, ondan öyle yazar”. Reşat, “Peki nasıl aldın bunu?”. “Abe o zaman vermişlerdi, sonra soyadımı değiştirmem istenince kaçtık ya, bu da bende kaldı”. 

O anda bir cip gelir. Reşat, “Abe koşun komutan geliyor”.  Herkes cipin etrafını sarar. “Buyur komutan” derler. Komutan çadırlara bakar, “Yok mudur soğuk suyunuz”. Kadınlar, “Soğuk yoktur ama su vardır”. Yere gömülü  küpün üstünü açar. “Buyur” der komutan. “Oh buz gibi”. Elmas, “Komutan küpü yere gömeriz, su soğur”.  Komutan, “Bravo” der. O anda koltuk gözüne ilişir. “Ooo, bakıyorum da koltuğunuz bile var”. Reşat, “He” der, “Benimdir buyur otur”.  Ağacın altına  koltuğu çeker. Komutan, “ Oh, iyiymiş” der.

“Şimdi, yarından sonra elinizde hangi belge varsa bana geleceksiniz. Sizlere nufus kağıdı çıkaracağız. Artık Bulgaristan değil, TC kimliğiniz olacak”. Reşat, “Yani bizi de mi vatandaş yapıcanız?”.  Hepsi neşeyle alkışlar. Yanındaki asker, “İlk önce sepetçiler, sonra kalburcular, sonra hasırcılar gelecek. Kim kimdir, araştıracağız, ona göre!”. Reşat, “İlk önce kalburcular gitsin, bizim biraz işimiz var”. Cafer, “Olur” der. “Yarın geliriz”.  Ters ters Reşat’a bakar. “Abe kapçık ağızlı, niye kıvırdın, korkar mısın yoksa?”.  Reşat, “Abe niye kıvıracam, gidin de görün bakalım”.  Komutan, “Hadi yarın geliyorsunuz” deyip kalkar. Elmas, “Komutan çay demledik, bir çayımızı iç”. Cafer’in karısı, “Abe tavuk kestik, niye acele?”.  Komutan güler, “Sağolun, yarın görüşürüz”.

Sabah altı çadır ve yirmi kişiyle Cafer karakola gelir. Komutan, “Gel bakalım Cafer” der. Yazıcı yazmaya başlar. Ana adı, baba adı, her şeyi yazar. “Doğum yeri?”. “Yok” der, “Bura olsun”.  Komutan, “Olmaz, doğum yerin yine Bulgaristan olarak kalacak. Bak çoçukların burada doğmuş, onlar buralı olur”. Cafer boynunu büker. “Üyle derseniz üyle olsun komutanım”.  Şimdi bir de size herkes tarafından tanınan bir soy ismi bulalım. Cafer, “Abe biz Bulgaristan’da kamışçıydık, burada kalbur yaparız”. “İyi” der komutan, “Şimdi iki isim var,  kamışçı mı kalburcu mu olsun?”. Cafer, “Arkadaşlarla konuşam, izin verir misin?” der.

Hep birlikte dışarı çıkarlar. Herkes Cafer’e bakar. “Bakın Tahir Ağa’yı da yazdılar, hemi de ölmüş adamı. Bize Bulgaristan’da kimlik verilmemişti. Şimdi ne yazdıralım?”.  Kadınlar,  “Güzel bir şey olsun, kıskansın Reşat çatlasın”.  “O zaman yarar olsun, hani çubuğu işlerken  yaptığımız iş”. “Yok” derler, “Kısmet olsun”. Cafer içeri girer, “Komutanım yarar olsun”. Komutan şaşırır, “Yarar mı?”. “He işimizle ilgili”.  “Peki öyleyse. Bu kağıdı yarın nüfus memurluğuna getirin. Kimliğinizi alın”. Sevinerek çıkarlar, çadırlara gelince herkea koşarak gelir. “Abe ne oldu” der Reşat. Cafer, “Sen konuşma koltukçu. Ben çadırlara söylerim. Abe soy adım yarar oldu.  Reşat, abe senle konuşmam, ama bu kimlikte bak ne yazar okur musun?”.  Kağıtta “KIPTİ” yazıyordur. Elmas, “Kıpti vatansız demek Cafer, abe öyle niye yazdılar?”. “Anlamadım, hem bu vatan sizi kabul etti diyorlar, hemi de Kıpti yazıyorlar. Ben bu nüfusu almam”. Reşat güler. “Hay komutan çok yaşa bilirsin bunlar vatansız. Vatanları da yok koltukları da”. Gülmekten kırılır. Cafer, “Benle konuşma demedim mi? Bak kavga çıkacak”.  Cafer’in karısı, “Abe hep kavga kavga, ne oldu birinizin kafacağızı yarıldı, birinizin sırtı morardı, bırakın kavgayı da vatansız mıyız değil miyiz komutana soralım”.

Sabah Cafer Edirne Nüfus Memurluğu’na uğrar. Kağıtları verir. Kimlikler hazırlanırken, “Burda Kıpti yazar, onu değiştiremez misin?” der. Nüfus memuru kızar. “Emir öyle, kıptiyse kıpti. Daha sonra Bulgaristan’dan araştıracağız bakalım askerlik yaptınız mı? Başkasıyla evli misiniz orda? Yeriniz var mı? Ne bileyim işte, ya casussanız, araştıracağız!”.  Kimlikleri verirler hiç biri gülmez. Çünkü kimliklerinde “KIPTİ” yazıyordur.

Akşama çadırlara gelirler. Cafer, “Abe” der, “Nerede bu yarar sülalesi. Gelsin de tanışalım”. Yandan Reşat’a bakar. Reşat da karısıyla konuşur gibi yüksek sesle, “Abe kalburcular yarar olmuş, ama Kıpti yazar kimlikte. Bak ben yarın gideyim görün, nasıl yazacak orada”.  Cafer, “Git de gör, seni koltukçu yazacaklar, süledim komutana”. Reşat yerinden kalkar, “Abe gambazladın mı beni? Yazsın da görelim,  sana inat bende sepetçi yapacam”.  “Sepetçiymiş, işine göre yazıyorlar… Abe ne iş yaparsın koltuk hırsızı?”. Tekrar kavga çıkar, iki aile birbine girer, tekrar karakolluk olurlar.

Komutan, “Bu ne? Her gün kavga? Bıktım ulan sizden”.  Cafer kimliği gösterir, “Abe burada Kıpti yazarlar”.  Reşat, “Ben Kıpti kimliği almam” der. Komutan, “Öyleyse biz de İslam yazarız, ne var bunda kavga edecek?”. Cafer, “Bunu da değiştirelim mi komutan? Ağrıma gidiyor”.  “Artık olmaz, mahkeme kararı olması lazım”. Reşat güler, “Şimdi bize İslam mı yazıcanız?”.

Katip  yazmaya, soru sormaya başlar. “Alın” der, “Bunu da götürün nufus memuruna”.  Hep beraber dışarı çıkarlar. Cafer, “Ne yazdı?”. “Abe görmez misin? Sepetçi yazar”. “He, İslam yazıyor mu?”. “Yok orayı boş bırakmışlar”. Nüfus memuru, “Bak iki isim var, koltukçu ve sepetçi hangisi?”.  Reşat kızarak Cafer’e bakar, “Sen yazdırdın de mi?”.  “Yok, komutan yazmıştır koltuğa oturdu ya”.  Gülmeler başlar, nüfus memuru, “Söyle” der, “Sepetçi mi, yoksa koltukçu mu?”. “Hele düşüneyim biraz” der. Düşünür, “Bunların ki yarar olduğuna göre benim ki daha güzel olmalı. Kıskansın cafer”. “Abe o soy adını beğenmedim”.  Katip, “O zaman al bu kağıtları, git tekrar yaptır”. Cafer, “Aha ne oldu koltukçu güzeldi beya”. “Olmaz. Her zaman alay edersin, koltukçuymuş, ben koltuk mu yapıyom?”. “Abe yapmazsın, ama çalarsın koltuğu ufacık çocuktan”.  “Bana bak, her zaman suçlarsın beni,  o şopar taşımadı bıraktı, ben aldım, bir daha koltuk moltuk lafı dersen kavga ederiz”. “Abe kavga edersin tabi, haksızsın da ondan”.  Elmas, “Hadi” der, “Bırakın koltuğu”.  Reşat, “Ben buldum soy adını”. “Abe ne buldun?  Piriştina mı?”. Reşat, “Başlatma priştinana. Babamı nasıl çağırırlardı?”. Elmas, “Çavuş oğlu derlerdi?”.  “Aha işte şimdi oldu bizim soy adımız Çavuşoğlu, hadi karakola gidelim, şu bet isimlerden kurtulalım”.

Tekrar karakola gelirler, “Abe ben soy adı buldum, Çavuşoğlu”. Asker kızar, “ Sen askerlik yaptın mı da çavuşoğlu istersin”.  Reşat, “Yok” der, nerede yapıcam, bizi çağırmazlar ki asker”. “Taman yazarım, ama çavuş olsun”. Reşat, “Çavuş mu? Sadece çavuş mu?”. Cafer güler, “Yok” der, “Bu güldüğüne göre, bu işte bir iş var”. Askere döner, “Madem işimizle ilgili olacak, aha yaz tırpan. Biz tırpan yapardık, hele o yoncalar…”.  Aklına yonca gelir durur, “Olmaz” der, “Tamam tırpan olsun”. Asker tırpan yazar. “Abe” der Reşat, “Yazasın buraya da Müslüman, yazmayasın vatansız”. Asker yazar. “Ben yazarım da nüfus memuru yazmazsa benim suçum yok”.

Evrakları alıp nüfus memurluğuna gelirler. Nüfus memuru okur, “Durun hele, bir de amirime sorayım”. On dakika sonra gelir. Nüfusları hazırlar. Fakat tekrar “Kıpti” yazar. Reşat, “Abe niye yazdın Kıpti? Yazaydın Müslüman diye”. Nüfus memuru ben bilmem, bana öyle söylediler. Reşat kimliği yere atar, “İstemem” der. “Memur al onu yerden, yoksa suçlu olursun”. Reşat, “Olsun” der, “Vatansızmış? Hani bizi vatana aldınız?” diye söylenip durur. Memur, “Var mı vatanın da kimliği istemiyorsun?”.  Reşat, “Var tabi ağa vatanım burası”. Memur, “Yok ya? Yarın çekip giderseniz Bulgaristan’a vatanımız orası dersiniz. Hadi beni fazla rahatsız etme. Hadi dışarı”. Reşat’ın gözleri dolar. “Bende askerlik yapacam, o zaman yine Kıpti miyim?”.  “Ne edersen et, öyle söylediler ben de yazdım”.

Hepsi çadırlara gelir kimseden ses çıkmaz. “Bakalım hasırcılar ne yapacak” diye düşünürler. Hasırcı, “Abe ne yapacağız, Kıpti Mıpti versinler kimliği de, ne yazarsa yassınlar”. Kimsenin yüzü gülmez. Reşat koltuğa oturmuş, üst üste sigaraları yakar. Elmas, “Abe ne düşünürsün? İş de yapmadık yarın ne yiyeceğiz?”. Cafer, “Ben de biraz peynir, yağ var. Aha şu tavuklar da yapar yumurta. Hep birlikte yeriz”.  Reşat, “Siz yeyin, ben istemem”. Elmas, “Bu adama ne oldu? Yemez içmez, takmış kafaya bir Kıpti gidiyor”.

Sabah hasırcılar gider onlar da aynı nüfusu alır, soyadları hasırcıdır, yine "Kıpti" yazar kimliklerinde. Reşat, “Gidelim köyümüze”. Elmas gitmem, “Orda bize neler yaptılar,  bize kağıt yolladılar soy adımız bekoviçti, unuttun mu?”. “Olsun” der, “Koltuk olacağına bekoviç olsun”. Cafer koltuk lafına güler. Reşat, “Ağa bu bile alay eder”.  Birden karşıdan elli kişilik bir göçer ailesi gelir. Selam verirler. Elmas, “Abe kusura bakmayın kaç gündür çalışmadık, sagolsun Cafer yardımcı oldu da karnımızı doyurduk, size bir şey ikram edemiyoruz”.  Göçerler sorar. “Ne oldu?”. “Hepimiz üzüntüdeyiz”. Anlatırlar olan biteni. “Bize de bir hafta önce nüfus kağıdı dağıttılar”. Reşat yerinden kalkar, “Abe bakayım ne yazar?”.  Kağıdı inceler, “Abe bunlarda Kıpti yazmaz, dirgen yazar hemi de Müslüman”. Obayı idare eden, “Ya biz keşandan aldık, orda her şeyi yazarlar”. Reşat,  “Gördünüz mü? Burası Kıpti yazar orası Müslüman, tükürürüm böyle işe” der.

Aradan otuz yıl geçer, artık nüfus kağıdı değiştirme zamanı gelmiştir.  Reşat, “Abe gideceğim şikayet edeceğim neymiş bu Kıpti”. Elindeki nüfusla, nüfus memurluğuna gelir. Kağıdı uzatır, memur Reşat’ın yüzüne bakar, yeni bir cüzdan verir. Reşat iyice şaşırır, adı, soyadı, baba adı, evli olduğu, Müslüman olduğu yazar kimlikte. Şok olur. Sevinçle çadıra döner, Cafer yoktur, bir dalgınlık sonucu yüzerken ölmüştür. Zaten çoğu insan da bu dünyadan göçmüştür. “Ulan Cafer, gel gör bak ne yazar?”. Kimliğini alır, Cafer’in mezarına koşar, “ Bak” der, “Koltukçu derdin alay ederdin, sağ olsaydın da görseydin bak kimliğim, Müslüman yazar”.  O anda mezarın üstündeki otlar rüzgarın etkisiyle sallanır. Reşat, “Anladın değil mi? Senin sülaleni de Müslüman yazmışlar”. Hıçkırarak ağlar.

O dönem Paşa'nın emirlerini dinlemeyip, kendi aldığı kararları uygulatan ve Romanların kimliklerine "KIPTİ" yazdırtan valinin dağıttırdığı kimlikler ancak yıllar sonra değiştirilebilmiştir.

Yazarın diğer eserleri için tıklayın

TEMEL METİNLER

ROMAN OLMAK NE DEMEKTİR?

Romanlar Balkanlar'da yaşayan en büyük Çingene topluluklarındandır. Roman toplumunun Romanes adı verilen bir dili ve başlangıcı Kuzey Hindistan'a dayanan bin yıllık bir tarihi bulunmaktadır. Romanların en eski ataları uzun yolculuklarına Hindistan'dan başlamış olsalar da Roman Çingeneleri gerçek anlamda bir Balkan toplumudur. Hem Romanes dili, hem de Roman kültürünün diğer özellikleri uzun bir göç sürecinin ardından Balkan topraklarında bugünkü şeklini almıştır.

***

Dünyanın dört bir yanında farklı Çingene kavimleri yaşamlarını sürdürmektedir. Bu kavimlerin ortak özelliği sahip oldukları topraklar, hayvan sürüleri ve geniş orman arazileri ellerinden alındığı için geçimlerini göçebe zanaatçılıkla temin etmek zorunda kalmış olmalarıdır. Roman toplumun ataları da yine kendilerine başka hiçbir alternatif bırakılmadığı için yüzlerce yıl boyunca sepetçilik, elekçilik, kalaycılık, demircilik, müzisyenlik, şifacılık gibi geleneksel Çingene meslekleri ile geçinmek zorunda kalmışlardır. Sanayinin yaygınlaşması ile birlikte geleneksel Çingene meslekleri büyük ölçüde yaygınlığını kaybettiğinde ise az sayıdaki şanslı Roman avukat, doktor, mühendis veya öğretmen olmayı başarabilmiştir. Günümüzde Balkanların her yerinde yaşayan Roman toplumunun büyük çoğunluğu ekmeklerini taştan çıkarmakta, yaşadıkları ülkelerdeki diğer kesimlerin çoğunlukla tercih etmediği düşük gelirli ve en zor işlerde çalışmaktadırlar.



ROMANLARIN TARİHİ

Sanayi öncesi dönemde geçimlerini göçebe zanaatçılıkla karşılayan tüm Çingene kavimlerinin kendilerine ait bir tarihi vardır. Balkan coğrafyasının en kalabalık Çingene gruplarından olan Romanlar da Hindistan'dan Avrupa'ya uzanan zorlu bir göç süreciyle başlayan bir tarihe sahiptirler. Roman toplumuna mensup bireylerin, toplumlarını hedefleyen önyargılar karşısında kişiliklerini ve toplumlarını savunabilmeleri ve kendilerini birlikte yaşadıkları toplumlara daha iyi anlatabilmeleri için bu tarihi bilmeleri büyük önem taşımaktadır.

Roman tarihi yazılı kaynaklardan öğrenilemez. Doğrudan doğruya Roman tarihine kaynaklık edebilecek çok az sayıda yazılı belge bulunmaktadır. Buna karşılık Roman tarihinin en büyük şahidi Roman dili, Romanestir. 1700'lü yılların sonlarından itibaren Romanes dilini inceleyen dilbilimciler bu dilin kimi özelliklerinden Romanların tarihine ilişkin çeşitli sonuçlar çıkarmışlardır. Romanes dilinin Avrupa'da konuşulan diller içerisinde yakın dönem Hint dilleri ile doğrudan ilişkili tek dil olması Romanların tarihinin Hindistan'da başladığını ortaya koymaktadır. Hindistan'da başlayan Roman tarihi, Romanların bir Avrupa halkına dönüşmesiyle devam edecektir.


BEN BİR ÇİNGENEYİM
Tarihin en eski devirlerinden beri korktular bizden. Adımızı Çingene koydular. Farklıydık. Daha yoksulduk. Daha özgürdük. Ama insandık. Tıpkı onlar gibi. Onlar bunun farkında değildi. Bizimle çalışmak, bizimle yaşamak, bizimle konuşmak istemediler. Biz yarattığımız göz nuru zanaatlerle onlara bir yaşam bahşederken onlar şehirlerinin unutulmuş köşelerine attılar bizi. Yoksulluk bitmeyen bir lanet gibi üstümüze çüktü. Çok acılar çektik.

Atalarım, bu haksızlıklardan kurtulmak için her yolu denediler... Haykırarak baktılar insanların gözlerine; bazen yalvararak! "Biz Çingene değiliz, insanız". Bizi kabul edin. Lütfen!

Bugüne kadar kimse onları dinlemedi. Çaresizliklerinin karşısında gülümsediler. Yoksulluklarıyla alay ettiler. Umutsuzluk bir karabasan gibi çöktü insanlarımızın üzerine.

Ben atalarım gibi umutsuzca yalvarmayacağım. Biliyorum ki gerçekten de biz farklıyız! Özgür, hırçın, dayanıklı, güçlü, insancıl, ve yaratıcıyız. Tarihin en barışçı insanlarıyız. Bu yüzden utanmam gerekmiyor.

Evet ben bir dokunulmazım. Acılarımızın verdiği güçle; çirkinlikler, kalleşlikler ve aşağılayan bakışlar dokunamaz artık bana. Temiz yüreğimize değil aşınmış ayakkabılarımıza bakanlar incitemez artık kalbimi. Madem ki binlerce yıldır ölüm tadında yaşadık hayatı; bundan sonra hiçbir güç dokunamaz tertemiz insanlığımızla beslenmiş kutsal özgürlüğümüze. Ben bir dokunulmazım.

Olduğum şeyle gurur duyuyorum. Herkes bilsin! Ben Bir Çingeneyim

ÇİNGENELER KİMDİR?

Çingeneler insanlık ailesinin ayrılmaz bir parçasını oluştururlar. En gerçek ve doğru manasıyla Çingeneler göçebe zanaatçı ataların çocuklarıdır. Tarihin en eski zamanlarından beri kimi insan grupları; tarım veya hayvancılıkla geçinmişlerdir. Çingenelerse çeşitli nedenlerden dolayı göçebe zanaatçılıkla yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Biz Çingenelerin ataları; sepet, elek, metal eşya, kalay vs gibi ürün ve hizmetleri meydana getirerek bunları tarım ve hayvancılıkla geçinen diğer toplumlara satmışlardır. Bizim atalarımız diğer toplumlar gibi hayvan sürülerine ve geniş topraklara sahip olmadığından göçebe zanaatçılıktan başka bir geçim imkanı bulamamışlardır. Aslında Çingenelerle Çingene olmayanları birbirinden ayıran yegane fark budur.

Sanıldığı gibi bizlerle diğer insanları birbirimizden ten rengi, ırksal özellikler ya da dil ayırmaz. Esmer Çingeneler kadar beyaz tenli ya da sarışın Çingeneler de vardır. Farklı ırklara mensup Çingene grupları da vardır. Farklı diller konuşan Çingene grupları da vardır. Ama tüm Çingenelerin ortak özelliği atalarının binlerce yıl boyunca göçebe zanaatçılıkla geçinmiş olmalarıdır. Bugün birey olarak bir Çingene hangi mesleği yapıyor olursa olsun, insanlığın ilk zamanlarında atalarının göçebe zanaatçı olması onun da Çingene toplumuna ait olduğunu gösterir.



1 yorum: