23 Mart 2015 Pazartesi

Çeribaşı Akmaca: Kamil Ağabey 3

Şair, yazar ve Kağıthane Romanları çeribaşısı Cemil Akmaca'nın "Kamil Ağabey" isimli öyküsünün son bölümü Roman toplumunun yüzlerce yıldır yaşadığı sorunlara ışık tutan bir finalle son buluyor. Hiçbir yer de kök salamadan yıkımlarla oradan oraya savrulan bir aile kendileri gibi yoksul binlerce insanla birlikte yaşam savaşı veriyorlar:

Hatice güler, “Ulan” der “Sen de yatacak yeri buldun da horultusunu düşünüyorsun”. Yaşar kapının önüne çökmüş uyumaya çalışır. Elmas “Abe burada ne yapıyorsun,  gel donacaksın”. Yaşar on beş yaşında kimsesiz bir çocuktur. Zayıf ve çelimsizdir. “Gelmem” dedi “Muzaffer amca kızar”. Elmas “Niye kızsın oğlum, o kovdu sizi,  bu arsa bu tarla onun malı değil ki, Kamil’in babasından kaldı”. “Olsun” der, “O çağırırsa gelirim”. Elmas, “Abe Muzaffer”, Muzaffer’den ses çıkmaz. Dalıp gitmiştir, çekiç sallamaktan, göz nuru dökmekten yorgun düşmüştür. Horultusu dışarı çıkar. “Abe görmez misin? Horlar tren gibi. Hadi gel”. Elinden tutup eve sokar. “Bak içtiler şarabı oldular tren”. “Hadi sen de onların arasına gir”. Yaşar korkar, “Döver”. “Oğlum ben erkenden seni kaldırırım, sanki dışarıda yatmış gibi içeri girersin”. Aslında Muzaffer horlasa da uyanıktır. Yaşar sessizce yanlarına girer. Uykuya dalar. Muzaffer yataktan doğrulur, Yaşar’a bakar saçını okşar. Kardeşine bakar, Elmas yandan onu gözler, tekrar döner, Yaşar’a sarılıp yatar.


Saat sekizde uyanırlar, ilk kalkan Muzaffer olur. Yavaşça “Hadi sofrayı kuralım da kaldırırız hayırsızları” der. Bir saat sonra Yaşar yerinden kalkıp utanarak dışarı kaçar, Elmas “Yaşar” diye arkasından bağırır. Yaşar “Abla yüzümü yıkayacağım” der. Utanarak gelir, Muzaffer “Gel bakalım otur şöyle yamacıma”. Yaşar sessizce yanına oturur. “Elmas baksana büyümüş şopar, şu kadardı anası babası öldüğünde”. Yaşar’ın gözleri dolar, Elmas “Tamam şimdide çocuğu ağlat”. “Yok” der Muzaffer, “Bu bizim oğlumuz oldu, sen anası ben de babasıyız”. O anda Kamil “Hop” der “Onun anası Hatice, babası da Kamil”.  Muzaffer “Tamam öyle olsun”. Yaşar’a sarılır, daha “Ne istiyorsun, bak iki baban iki de anan var”. Hatice Yaşar’a sarılır. “Hepimiz seni seviyoruz”. Kamil “Yok ben o kadar sevmiyorum, kafacığımı kırdı bu şopar”. Muzaffer Kamil’in kafasına bakar. “Helal” der, “Sen yapmasaydın ben yapacaktım”. Kamil “Biz ev mi tutalım, yoksa İstanbul’ a mı gidelim?”. “Yok ilk önce burada dene o yapacağını. Bisikletleri biraz kavra, daha sonra buraları satar gideriz”.

Kendi evlerinden biraz uzakta bir ev tutarlar. “Ha” der “Şuraya da tamir takımları koyar, şuraya da bir afiş”. Bisiklet tamircisi diye dükkânı ayarlar ve oraya afiş asarlar. İlk günler gelen giden olmaz, bazı yerlerden gelenler olur. Kamil işi biliyor bisikletleri yapıp veriyor,  ancak kira ve ev geçindirecek kadar para kazanıyordur.

Bir gün Hatice hastalanır, doktora götürürler. Doktor iyi gıda almadığı için tüberküloz hastalığı olduğunu söyler. Hatice günlerce yatakta yatar. Yaşar ona su verir, ellerini öper. Hatice’nin ömrü yetmez, 1958 yılında evde yatarken ölür. Kamil delirmiştir, yıllarca kahrını çeken o kadın artık yoktur. 

Aradan iki ay geçer. Kamil hala Hatice’nin ölümünü unutamıyordur. O gün bir komşusunun bisikletini yapıp dükkânın köşesine koyar. Yaşar bisiklete binmeye çok meraklıdır. Bisiklete biner, bindiği gibi kendini yolda ve arabanın altında kalmış bulur. Orada ölür. Artık Kamil için bu şehrin hiç bir anlamı kalmamıştır. Babası Yunanistan’dan geldiğinde kendisine devlet tarafından verilen baba evini az bir paraya satmış abisiyle birlikte İstanbul’un yolunu tutar. Uzun bir yolculuktan sonra Çukurbostan’a gelir. Burada tanıdığı insanları bulur. Onlarla birlikte kendisine ev arar,  mahalleye yerleşir.

Kamil “Abi bu evi alalım, size de yeter bana da. Ben tek adamın siz üç kişisiniz. Bu arsanın yanına bir küçük ev yaparım, bu ev de sizin olur. Ben ne edeyim parayı. Hatice’m ve Yaşar’ım gittikten sonra ne olur der”.  Abisi evi üstüne alır, Kamil ise küçücük, tenekeden yapılma yere geçer. Elindeki parayı da içki içerek bitirir. Derken mahalleye zabıtalar gelir, kim nerde oturuyor hangi ev kimin yazarlar. Kamil hiç kafasına takmaz. Ne olacaksa olsun der, bir sabah yüzlerce zabıta gelir. “Yıkım var” derler. Ağlayanlara, inleyenlere, bayılıp düşenlere aldırmadan evlerini yıkarlar.

Dağılan binlerce Çingene oraya buraya gider. Kimse kimseyi bilemez bir haldedir. Çünkü buldozer tüm evlerin üzerinden kâbus gibi çöker, eşyalarını bile allamazlar. Bazı esnaflar yıkıntılar içinden örs ve çekiçleri bulup çıkarır. Bazen de körüklü,  hava yapan aletlerini yıkıntılar içinden bulup çıkarırlar. Ama artık işleri çoktan bitmiş kırılmıştır. Muzaffer elek yaptığı takımları bir sepete toplar, ne elek kalmıştır ne de kalbur. Hepsi dozerin altında telef olmuştur. Sırtına eşyasını yükleyen yola çıkar, kimse kimseyle konuşmaz. Kamil sırtına bir yatak, bir de battaniye alır. Abisiyle Kağıthane’ye gelirler, burada yerler dağıtılıyordur. Muzaffer de ismini söyler, ona bir yer verirler. Kamile tek olduğu için küçük bir oda… Herkes ev yapmanın telaşındadır, bazen “Dolapdere’yi de vereceklermiş, Fatih’i de”, bazen “Sıracevizler de gelecekmiş” gibi laflar dolaşır. Bazısı “Duydum Şişli de gelecekmiş” der. Herkes yer aldığı için mutludur, “Gelen gelsin ağa, karşı tepe bomboş her yer katırtırnağı dolu”. Kimileri “Yok ya orada kurtlar varmış, baksana ileride de Hristiyan mezarlığı var. Oraya kimse gitmez”. Bazen Roman olmayanlar da gelir, Roman gibi yaparak ya da yıkımdan gelmiş gibi yer isterler. Onların ne yaptığı romanları pek ilgilendirmiyordur. Zaten hepsinin evi vardır. Muzaffer Taşkıran Sokak’ta, Kamil Çayır Sokak’ta yer almıştır. Onun yanına arkadaşı Hamal Osman ve Zeki dayı, az ilerisine de elekçi Yaşar, ortaya koca bir semt çıkmıştır.

Kamil Aşağı Mahalleye gelmiş; Dolapdere, Çukurbostan ve Edirne’den gelenlerin içine girmiştir. Kendisi hayata küsmüş, sadece ekmek parasına çöp toplamaya başlamıştır. Aradan biraz zaman geçtikten sonra mahalleden Rubiye isimli bir kadınla evlenir. Bir de at arabası almıştır, kimseye muhtaç olmaz, sabah gider akşam evine gelir. Yıllar sonra bir oğlu olur. Annesinin kimliği olmadığından oğlunun adını Yaşar koyar. Yaşar üç yaşına gelince bir oğlu daha olur. Onun adını da Yasin koyar. Yıllar gelip geçtikçe çocuklara bir türlü kimlik çıkaramaz. Çünkü analarının kimliği yoktur. Ninesinin kimliği varsa da kimlikte “dul” yazar. Yıllar sonra hanımı tekrar hastaneye yatar. Kamil kapıdan ayrılmaz, bir oğlu olduğu müjdesi gelir. Hemen arkasından hanımı doğumda ölür. Kamil üç ufak çocukla perişan bir haldedir, kimseye de muhtaç olup “Şu çocuklara bakın diyemez ve kararını verir”.  Yeni doğanı bir subaya evlatlık verir. Bazen Kamil duvarın dibine saklanıp oğlunu izler. Onun devamlı geldiğini hisseden subay çocuğu da alıp kaçar.

Yıllar yılları kovalar. Çocuklar büyür, askerlik çağları gelir. Ama askere almazlar, Kağıthane kaymakamı  onlara geçici bir nüfus kağıdı ayarlar. Ve iki kardeş Yasin de, üç Yaşar’da kırk yaşında askere giderler. Askerlik bitince iki kızını okutur. Neyle mi? Çöpten kağıt plastik toplayarak, iki kızı avukatlığı kazanır ve Yaşar’ın evleri bu dönem yıkılır, kiraya giderler. Zor şartlar nedeniyle çocuğunu okuldan almak zorunda kalır.


Evet, Kamil abi evler yıkılmadan az bir zaman önce ölmüştür, fakat bilir ki biz birimize düşkünüz. Onun için rahat bir şekilde hayata gözlerini yumar. İşte böyle Kamil’in hayatı,  ya yıkmasalardı evleri belki de o kızlar hakim olacaktı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme